|


Her taşında ve toprağında Hz. İbrahim, Hz. İshak,
Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Davut, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz.
Yahya ve Hz. İsa (a.s.) gibi nice Peygamberlerin büyük ve ölümsüz
hatıralarını taşıyan ve her karışında nice büyük insanların izlerini
barındıran Kudüs, binlerce yıldır bütün medeniyetler tarafından
uğrunda savaşılan, rüyalar kurulan, çok sevilen, hasreti çekilen,
sürekli yâd edilen, canlar verilen, adı gibi mukaddes, kendi gibi
tertemiz, bereketli, şerefli, azametli ve büyüleyici bir şehirdir.
Ona hakim olan medeniyetler bir ölçüde dünyaya da hakim olmuştur.
İslam'ın hakim olduğu zaman dilimlerinde yaydığı huzur ve sükûn
bütün insanlık tarafından adeta kana kana emilmiş, dizginlerin
zulmün eline geçtiği kesinti dönemlerinde ise kan ve gözyaşı oluk
oluk akmıştır. Hz. Davut'un bu topraklarda kurduğu o rüya gibi
devlet Hz. Süleyman'la muhteşem bir medeniyet zirvesine burada
ulaşmıştır. Hz. İbrahim (a.s) Hz. Sara ile birlikte bu topraklarda
ikamet etmiş, Hz. Meryem (r.a) cennet meyvelerini bu topraklarda
yemiş ve Hz. İsa'yı bu topraklarda doğurmuştur. Hz. İsa (a.s) ve Hz.
Muhammed (s.a.v) bu topraklarda göklere yükseltilmiştir. Hz. Ömer ve
Selmân-ı Fârisî (r.a) gibi sahabeler, Rabiatü'l Adeviye gibi
tâbiinler, İmam-ı Gazali gibi alimler de hep bu yolun yolcularından
olmuştur. Balak Gazi'lerin, Nureddin Zengi'lerin, Selahaddin
Eyyubi'lerin, Yavuz Sultan Selim'lerin kavuşma hasretiyle yanıp,
uykularını kaçıran Kudüs, İslam sanatının zirvesine çıkmış toplumun, Baybars'ları, Kalavun'ları, Kayıtbay'ları ve Mimar Sinan'ları ile
nakış nakış süslediği, kubbe kubbe donattığı, Kanuni'lerin, Hürrem
Sultan'ların, Kâsım Paşa'ların, Sultan Abdülhamid'lerin imaret ve
vakıflarla, hanlar ve hamamlarla, surlar ve medreselerle, şadırvan
ve çeşmelerle süslediği ve üzerine hassasiyetle titrediği bir şehir
olmuştur.

Arz-ı Filistin, Akdeniz'in güneydoğu ucunda,
Suriye ile Mısır ve Akdeniz ile Şeria Nehri arasında kalan
topraklardır. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar'ın üçü
tarafından da "Kutsal Topraklar" olarak kabul edilen ve büyük önem
verilen bu bölge ilk kez Hz.Ömer'in halifeliği zamanında Amr bin As
komutasındaki Müslüman orduları tarafından 637 yılında fethedilerek
İslam hakimiyetine girmiştir. İslam'ın ilk kıblesi ve Müslümanların
üçüncü önemli beldesi olan ve bir çok büyük Peygamber'in kabirlerini
de misafir eden Filistin, yüzyıllarca İslam adalet ve hoşgörüsünün
en güzel temsil edildiği yerlerden biri haline gelmiş ve hep huzur
soluklamıştır. Hz. Ömer, fetihten hemen sonra gayrimüslim halkın
isteği üzerine bizzat Kudüs'e gelerek barış anlaşmasını imzalamış ve
burada yaşayan gayrimüslimlerin can, ırz, mal ve inanç
hürriyetlerini -meşhur ahitnamesiyle- ilan etmiş ve bu ahitname
kendisinden sonra gelen Müslüman idarecilerin de çok önemli bir yol
haritası olmuştur. Böylece yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Yahudiler,
Rum Ortodoksları, Ermeni Katolikleri, Süryaniler, Kıptîler, Rus
Ortodoksları, Protestanlar, Habeşiler, Samiriler ve Latinler bir
arada barış, huzur, emniyet ve güven içinde dinlerini özgürce
yaşamışlardır.
Selçuklular zamanında 1077 yılında Türk
idaresine geçen Filistin'in "Kutsal Toprakları" sıkıntılarla
çalkalanan Avrupa'nın ilk hedefi haline gelmiş ve otoritesini
korumak isteyen Papa'nın emriyle bölgeye yönelik ilk Haçlı Seferleri
başlatılmıştır. Bu seferler sonucunda Kudüs 1099'da Hıristiyanların
eline geçmiş ve binlerce Müslüman katledilmiştir. 88 yıl süren işgal
ve karışıklıklar sonunda Selahaddin Eyyubi'nin haçlılarla yaptığı
destansı mücadeleler meyvesini vermiş ve miracın şehri Kudüs, Miraç
Kandili'ne denk gelen 2 Ekim 1187'de yeniden fethedilerek Türk-İslam
topraklarına katılmıştır. Büyük Türk Hükümdarı Selahaddin Eyyubi'nin
Kudüs fethedilene kadar hiç gülmediği ve sarayda değil çadırda
yaşadığı da bilinmektedir. 1229'da bir kez daha Hıristiyanların
eline geçen Kudüs kısa süren bu durumdan sonra Mısır Eyyûbîleri'nin
Harzem Türkleri'ni yardıma çağırmasıyla 1244'de fethedilerek yeniden
İslam topraklarına katılmıştır. Nihayet 1517 yılında, Yavuz Sultan
Selim'in Mısır'ı fethedip Memlük Devletine son vermesinin ardından
400 yıl sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamış ve çevresiyle birlikte
bölgenin fethi Kanuni Sultan Süleyman zamanında tamamlanmıştır.
Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'e Girişi

Şam'ın fethinden sonra Osmanlı aleyhine
faaliyetlerini ittifaklarla sürdüren Kansu Gavri liderliğindeki
Memluk Devleti'ne karşı başlatılan harekat öncesi Mısır yolunun
güvenliğini sağlamak üzere bölgeye gönderilen Vezir-i Azam Sinan
Paşa önderliğindeki Osmanlı Ordusu Filistin'in Safed, Nablus, Aclun,
Gazze ve Kudüs şehirlerini 28 Aralık 1516'da savaşsız fethetmiş ve
bu fetih Kudüs halkını çok sevindirmiştir. 31 Aralık 1516'da
devletin ileri gelenleriyle beraber Kudüs'e giren Yavuz Sultan Selim şehre girişi sırasında Kudüs'ün tüm ruhanileri
tarafından şehir dışında büyük bir saygı ve hürmetle karşılanmıştır.
Ruhanilere gereken ilgiyi gösteren Padişah ikindi vakti otağını
şehrin tam karşısına kurdurmuş, burada bir müddet ıstırahat ettikten
sonra Kubbetü's-Sahra'da Rummân-Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza
(r.a.)'yı ziyaret ederek Hacer-i Sahra'yı tavaf etmiş ve Kubbetü's-Sahra'da iki rekat
hacet namazı kılmıştır. 12.000 kandille aydınlatılan Mescid-i Aksa'da
görevliler tarafından kokulu mumlarla karşılanmış,
burada akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra otağına
dönmüş, ertesi gün binlerce deve ve koyun kurban ettirerek bir kez
daha Kubbetü's-Sahra ve Mescid-i Aksa'yı ziyaret etmiştir. Aynı gün Kudüs halkına
ihsanlarda bulunan Sultan, 1 Ocak 1517'de Kudüs Şehri'nden ayrılmıştır.
Osmanlı'nın Kudüs'ü fethi üzerine İspanya Kralı da Hıristiyanlar'ın
Kudüs'ü ziyaret edebilmesi için Yavuz Sultan Selim'den harç
karşılığında izin almıştır.
Napolyon'un Başarısız Filistin İşgali
ve Şanlı Akka Zaferi

İngilizler'in Hindistan'daki hakimiyetine son
vermek ve buraya giden su yollarını tutmak amacıyla 1799'da Mısır’ı
işgal eden Fransız Başkomutan Napolyon Bonapart, 400 gemilik
donanmasının İngilizler tarafından Ebukır'da yakılmasının ardından
Fransa ile irtibatı kesilmiş ve Mısır'da mecburi ikamet etmek
durumunda kalmıştı. Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle birlikte
karşılık vermek üzere savaş hazırlıklarına başlaması üzerine
Mısır'daki güvenliğini sağlamak için Suriye'ye de egemen olmak
zorunda olduğunu bildiğinden 24.000 kişilik profesyonel ve donanımlı
ordusundan 18.000 kişilik bir kuvvet ile Suriye'ye doğru harekete
geçti. 20 Şubat'da Elariş'i, 24 Şubat'da Gazze'yi, 5 Mart'ta
da Yafa'yı ele geçirdi. Yafa'da büyük bir katliama imza atan
Napolyon 5.000'den fazla sivil insanın öldürüldüğü korkunç bir kıyım
ve yağma hareketi başlattı. Bununla da yetinmeyerek 2.500 esir
Osmanlı Askeri'ni kurşuna dizdirdi. Daha sonra kendinden emin bir
şekilde Filistin'in liman şehirlerinden biri olan Akka önlerine
ulaştı. Bu sırada yaşı yetmişini aşmış olan Suriye Seraskeri Cezzar Ahmet Paşa da Akka'da
görev yapmaktaydı. Elariş, Gazze ve Yafa'ya kolayca giren Napolyon, Akka
Kalesi’ni de bir kaç gün içinde alacağından emin olarak Cezzar Ahmed
Paşa’ya yazdığı tehdit dolu mektupta: "Kaleyi teslim et!.." dese
de, karşılığında: "Devlet bizi bu kaleyi teslim etmek için vezir yapmadı. Şehitlik
mertebesine ulaşmadan bir karış toprak vermem!." cevabını aldı.
Bunun üzerine 19 Mart 1799 günü savaş başladı. 64 gün devam eden
kuşatmada her gün biraz daha artan Fransız saldırıları Osmanlı
askerleri tarafından şiddetle püskürtülürken kalede açılan gedikler
hızla kapatılarak buradan geçmeye çalışan Fransız Askerleri'ne ölüm
yağdırıldı. Kuşatmanın 52. günü, 7 Mayıs 1799'da Nizam-ı Cedid Askerleri ile Boğaz
kale muhafızlarından oluşan Türk kuvvetinin Akka'ya
ulaşmasıyla çarpışmalar daha da yoğunlaştı. 8 Mayıs'ta
yeniden hücuma geçerek büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kalan
Fransızlar 20 Mayıs günü yaptıkları genel hücumda da başarı
sağlayamadılar. Aynı gün Türk Askerleri'nin Akka Kalesi'nden
çıkış harekatı başlatması üzerine karşılıklı yaşanan şiddetli
çarpışmaların ardından siperlerinden geri çekilmeye
başladılar.

Gece bile meşaleler
ışığında Akka’ya hücum eden Fransız ordusu yaşanan savaşta binlerce askerini Akka kapılarında ölü
bırakarak ağır bir yenilgi aldı. Yarı askerini Akka'da kaybeden,
durumun kritik bir hal aldığını ve Akka Kalesi'ni ele
geçiremeyeceğini anlayan
Napolyon tüm ağırlıklarını kumlara gömdürüp 21 Mayıs 1799'da Hayfa
yönünden Mısır'a geri çekilme kararı aldı. Cezzar Ahmet Paşa ise
kaleden çıkarak uzun süre Türk Askerleri ile Napolyon'u kovaladı. Böylece Napolyon büyük
ümit ve iddialarla çıktığı Suriye Seferi'nde, Filistin topraklarında
durdurularak hayatının ilk ve en büyük yenilgisini tatmış oldu. Elde
edilen başarı İstanbul'da büyük bir sevinçle karşılanırken Cezzar
Ahmet Paşa da dünya çapında bir ün kazandı.
Yaşadığı yenilgiye "Kader beni bir ihtiyarın
oyuncağı yaptı!" diye hayıflanan Napolyon, "Akka’da
durdurulmasaydım bütün doğuyu ele geçirebilirdim!.." sözü ile de
üzüntüsünün büyüklüğünü ifade etmiştir.
Son Dönem Osmanlı Filistininde İdari Yapılanma

Osmanlı Döneminde Arz-ı
Filistin denilen bölge Şam Eyaleti'ne bağlı Kudüs, Gazze, Nablus ve
Safed olmak üzere dört sancağa ayırıldı. Daha sonra bu sancaklar
Kudüs’e bağlı birer eyalet oldu. 1832 yılında Mısır Valisi Mehmet
Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından ele geçirilen Filistin 8
yıllık bir kesintiden sonra 1840'da yeniden Osmanlı idaresine geçti.
1887'de Kudüs merkeze bağlı bir mutasarrıflık haline getirilmiş ve
bir yıl sonra da Beyrut Vilayeti oluşturularak Nablus ve Akka bu
vilayetin sınırları içine alınmıştır. Böylece Filistin toprakları
iki bölüme ayrılmış, kuzeyi Beyrut valiliğince idare edilirken,
güney kısmı Kudüs Mutasarrıflığı idaresine bırakılmıştır.
Son Dönem Osmanlı Filistini
üç coğrafi bölgeden oluşuyordu:
1-Akka Sancağı: Akka, Hayfa, Safed, Nasıra, Taberiye [Kâzımiye
Nehri'yle Mukatta Nehri arası]
2-Nablus Sancağı: Nablus, Babîsâb, Cemmâîn, Cenin [Mukatta Nehri'yle
Zerduludce Nehri arası]
3-Kudüs Sancağı: Kudüs, Yafa, Gazze, Halilürrahman [Nablus'un
güneyinde Berseba Vadisi'ne kadar olan bölge]
Osmanlı Dönemi Filistin'de Demografik Yapı

Filistin’de bir Yahudi topluluğunun oluşturulması 19. yüzyıl boyunca
yükselen bir seyir izlemiştir. Bu dönemde Filistin topraklarında üç
farklı Yahudi grup bulunmaktadır: İlki uzun yıllar önce bu
topraklara gelmiş olan ve büyük ölçüde bölge halkı ile kaynaşmış
bulunan Sefarad Yahudileridir. Yüzyıl içerisinde parça parça gelen
ve daha çok Kudüs, Safed, Taberiye ve el-Halil gibi bölgelere
yerleşmiş bulunan ve yerleşik bulunan Yahudilerden de uzak durmaya
çalışan Eşkenazi Yahudi tabaka, ikinci grubu oluşturmaktadır. Üçüncü
grup ise yüzyılın sonlarına doğru Siyonizm hareketinin güçlenmeye
başlaması ile birlikte bu topraklara göçen Yahudilerden
oluşmaktadır.
Osmanlı döneminde Filistin’de önceden olduğu gibi Müslüman Araplar,
nüfus içinde çoğunluğu oluşturmaktaydı. Müslümanlar, 1880’de nüfusun
%87’sini, 1890’da %85’ini ve 1914’te %83’ünü (Bu dönemde bölgeye göç
eden ancak vatandaşlığa kaydedilmeyen Yahudiler hesaba katıldığında
%77) oluşturmaktadır. Filistin’de yaşayan Müslümanların tamamına
yakını Sünni’dir. Filistin topraklarının büyük bir kısmı devlet
kayıtlarında miri arazi olarak geçmektedir. Bu nedenle burada
yaşayan Müslümanlar hayatlarını devletin kendilerine verdiği
toprakta tarımla uğraşarak kazanıyorlardı. Devlet toprakları dışında
kalan topraklar ise vakıflara aitti. Filistin topraklarında nüfusun
az bir kısmını teşkil eden Hıristiyanlar ve Yahudiler daha çok
şehirlerde yaşıyorlardı. 19. yüzyılda elde ettikleri ticari
imtiyazlarla bu azınlık, bütün Ortadoğu’ya ticari kurumlarıyla
birlikte giren Avrupalılara bağlı olarak ticaretle uğraşıyordu.
Bir Adalet ve Hoşgörü İdaresi

Osmanlı Devleti, daha önceki Müslüman yönetimleri gibi, üç büyük din
tarafından kutsal sayılan bu bölgede Müslüman olmayan topluluklara
karşı hoşgörülü tavrını devam ettirmiştir. Osmanlı arşiv belgeleri,
Filistin’deki idarenin bölgede yaşayan Yahudileri dini vecibelerini
yerine getirme konusunda ne kadar serbest bıraktığını açıkça
göstermektedir. Osmanlı Devleti, Müslümanlara ait topraklarda
yaşayan gayrimüslimler hususunda "Şer-i Şerif" adı verilen hukukun
çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmiştir. "Şer-i Şerif"
denilen bu İslam hukukuna göre, Müslümanlarla barış yapan ve İslâm
Devleti'nin hakimiyetini kabul eden gayrimüslimlere "Zimmi" denirdi.
Din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde Şer-i
Şerif’e göre muamele yapılırdı. Müslümanlara ait topraklarda yaşayan
zimmilerin aynı topraklarda yaşayan Müslümanlardan farkı, din
ayrılığından doğan bir farklılıktı. Örneğin, Müslümanlar zekat
vermekle yükümlü oldukları halde, gayrimüslimler zekat vermekle
yükümlü değillerdi. Gayrimüslimler kazançlarına göre, senede bir
defa "Cizye" denilen bir vergi vermekteydiler. Fakirler, işsizler,
din adamları, yaşlılar ve hastalar ise bu vergiden muaftı.
Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda da değildi. Aile hukuku,
miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer konularda, kendi
inandıkları hukuki hükümler uygulanırdı. Bütün bunların yanında,
gayrimüslimlerin de can, mal, namus ve şerefleri Müslümanlarda
olduğu gibi gibi dokunulmazdı. Muhtaç gayrimüslimler, sosyal
haklardan bir Müslüman ile eşit şekilde yararlanırdı. Bazı
istisnaların dışında, devlet kademelerinde yer alabilirlerdi. Bütün
hukuki davalarda müslim ile gayrimüslim farkı yoktu.

Birçok Osmanlı beldesindeki kiliseler, havralar, mezarlar,
arşivlerdeki belgeler, mahkeme kararları Müslüman hoşgörüsünün en
büyük delilleridir. Hz. Ömer’in Kûfi hattı ile kaleme aldığı ve
Kudüs’teki gayrimüslimlerin hak ve hürriyetlerini özellikle
zikrettiği ve sonradan Osmanlı Sultanları'na ilham kaynağı olan
fermanın aslı Osmanlı Arşivleri'nde hala mevcuttur. Filistin’in
Osmanlı hakimiyetine girmesinin ardından Patrikhane'nin ve
Hıristiyan toplulukların hak ve imtiyazlarını belirten çeşitli
fermanlar çıkarılmıştır.
Hz. Ömer ile başlayan ve Selahaddin-i Eyyubi ile devam eden
Kudüs’teki mukaddes mekanların fermanlarla teker teker sayılması ve
burada yaşayan gayrimüslimlerin sahip oldukları hak ve hürriyetlerin
tespit edilmesi adeti, bu topraklar Osmanlı yönetiminden çıkıncaya
kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti farklı unsurlara hukuki bir
statü ve serbestlik sağlayan millet sistemini Filistin topraklarında
daha kapsamlı bir şekilde sürdürmüştür. Kısaca Kudüs, Osmanlı
hakimiyeti altında tam bir barış ve huzur dönemi yaşamıştır.
Filistinlilerin Osmanlı Sevgisi ve
"Nerede O Türklerin Olduğu Günler?"

Osmanlı Devleti döneminde yaşadıkları barış ve huzuru özleyen bir
çok Filistinli, baba ve dedelerine Osmanlı Devleti tarafından
verilen ve kimlik belgesi yerine geçen tezkereler ile çeşitli
evrakları bugün de saklamaya devam etmektedirler. Osmanlı
İdaresi'nin Filistin'de bıraktığı derin izleri hala unutamayan
Filistinliler "Osmanlı bu topraklardan gittiği günden beri oluk oluk
kan akmaya devam ediyor." demekte ve o günleri özlemle yad
etmektedirler. Filistin'e Dönüş Hareketi lideri ve uluslararası
ilişkiler uzmanı Dr. Ali Ebu Hasan ise gazetelere yaptığı açıklamada
Osmanlı dönemini, İngiliz işgalini ve sonrasındaki
gelişmeleri bizzat yaşamış olan babasının sık sık "Nerede o
Türklerin olduğu günler!" diyerek bu devri büyük bir özlemle
andığını söylemekte ve Osmanlı Filistini'ni anlatan bir kitap
yazmakta olduğunu ifade etmektedir. Sultan II. Abdülhamid ise
Filistinliler arasında sürekli artan bir ilgi ile karşılanmakta ve
en sevilen Osmanlı Padişahlarından biri olarak hep derin bir saygı, sevgi
ve şükranla anılmaktadır.
Sultan Abdülhamid
Yahudilere Toprak Satışını Yasaklıyor

Sultan Abdülhamid hatıratında şu sözlere yer verir: "Eğer
Filistin'de Müslüman Arap unsurunun faikıyetini [üstünlüğünü]
muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden
vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa
zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm
kararını imzalamış oluruz."
Osmanlı Devleti, Filistin’de Yahudi yerleşimini arttırmayı planlayan
Siyonist harekete karşı daima ihtiyatlı bir siyaset takip etmiştir.
Sultan II.Abdülhamid, Siyonizm'i siyasal bir sorun olarak görmekte
ve Yahudilerin kitlesel olarak Filistin’e yerleştirilmelerinin
doğuracağı sakıncaları bilmekteydi.
Siyonist hareketin lideri Theodore Herzl, Filistin'in Yahudi
göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudi idaresine sahip
olmasına karşılık Osmanlı'nın Avrupa Devletleri'ne olan borçlarının
ödenmesi ve Avrupa basınında Padişah lehinde propaganda yapılması
teklifini sunmak üzere Sultan II.Abdülhamid'le görüşme talebinde
bulundu. Padişah'la bizzat görüşemeyen Siyonist Lider Theodore Herzl
teklifini 1901 yılı Mayıs ayında Polonya'lı adamı Philip Newlinsky
aracılığıyla Sultan'a iletti. Ancak bu talebe çok hiddetlenen dâhi
idareci Sultan II.Abdülhamid teklifi kesin bir dille reddederek
"Eğer Herzl senin arkadaşın ise ona nasihat et, bu mevzuda bir adım
daha atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan
bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları
kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri
veririz!" diyerek tarihi bir cevap vermiştir.
Bununla yetinmeyen Osmanlı Devleti, Filistin topraklarında Yahudi
yerleşimini engellemek için çok önemli hukuki tedbirler almaya
başladı. İlk olarak Yahudi yerleşimini engellemek için 18 Recep 1287
tarihli (1871) İrade-i Seniyye ile Filistin toprakları Miri Arazi'ye
(Devlet Arazisine) dönüştürüldü. Ancak % 20'si yine mülk arazi
şeklinde devam ettiği için Yahudiler bu kısımdan koparabildiklerine
yerleşebiliyorlardı.
Sultan II.Abdülhamid 25 Rebiülâhir 1308/1883 tarihinde neşrettiği
iradesindeki hukukî düzenleme ile Filistin Arazisi hakkındaki
muhtemel kanunî boşlukları da doldurarak Yahudilere mülk satışına
konulan engelleri daha da arttırdı. Bir taraftan da Hazine-i
Hâssa'daki şahsî mal varlığıyla Filistin'de mümkün olduğu kadar çok
toprak satın alarak Yahudilerin bu topraklara yerleşme yollarını
bütün bütün kesmeye çalıştı.

Sultan II.Abdülhamid, Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma
nedenlerini 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihinde yayınladığı
iradesinde net bir şekilde açıkladı. Bu nedenlerin başında da
Filistin’de yerleşmek isteyen Yahudiler'in bu topraklarda bir Yahudi
Devleti kurmayı amaçladıkları gösterilmekteydi. 21 Kasım 1900
tarihinde de Yahudilerin Filistin'e yerleşmelerini önleyici bir
tedbir olarak "Mukaddes Toprakların Duhûliye Şatları" adı altında
yeni tedbirler getirilmiştir. Bu şartlara göre Filistin'i ziyaret
edecek her Yahudi, üzerinde mesleği, milliyeti, ve ziyaret sebebi
yazılı bir tezkere veya pasaporta sahip olacaktı. Yahudilerin
elindeki bu tezkere Filistin'e ulaştıklarında görevli makamlarca
alınıp kaydedilecek, 30 günlük sürenin dolmasından sonra ise sınır
dışı edileceklerdi.
Sultan II.Abdülhamid durumu daha da netleştirerek daha sonra
Filistin toprakları da dahil olmak üzere bütün Osmanlı Devleti
topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını tamamen yasakladı.
Sultan II.Abdülhamid'in Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma
nedenlerini fevkalâde bir basiret ve ileri görüşlülükle açıkladığı
21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihli iradesinde durumu şöyle
özetlemiştir:
"Yıldız Sarayı Hümâyûnu Baş Kitâbet Dairesi,
Beyrut Vilâyeti dahilinde Safed Kasabası'nda bulunan ve Hayfa'ya 440
(Dört yüz kırk) ecnebî Musevinin istidâları vechile Tâbi'iyyet-i
Devlet-i Aliyye'ye kabulleri istîzânın hâvi resîde-i dest-i ta'zim
olan 20 Zilhicce 1308 tarihli tezkere-i Sâmiye-i Sadâret-Penâhileri
manzur-i alî oldu. Musevîlerin Kudüs civarında içtima ve iskân
etmeleri, ileride orada bir Musevî hükümetin teşekkülünü intâc
edebileceği müâbesesiyle kat'â câ'iz olmaktan başka; zaten Memâlik-i
Şâhâne arâzi-i hâliyeden ma'dûd olmadığına ve medenî Avrupalıların
memleketlerinden tardetdikleri eşhâsın Memalik-i Şahâneye kabulüne
bir sebep olmayıp, hususuyla ortada bir Ermeni Fesâdı mevcûd iken bu
suret aslâ câiz olmayacağına nazaran ne merkûmenin ne de sair
Musevilerin kabûl olunmayarak Amerika'da iskân etmek üzere geri
gönderilmeleri zımnında ba'demâ ayrı ayrı ma'ruzâta hâcet kalmayacak
sûrette Meclis-i Vükelâca umumî bir karâr ittihâzıyla bâ-mazbata arz
ve istizân-ı keyfiyyet olunması muktezâ-ı irâde-i Seniyye-i Cenâb-ı
Hilâfet-Penâhî'den bulunmuş ve binaenaleyh Tezkere-i Sâmiye-i
Vekâlet-penâhîleri takımıyla iâde edilmiş olduğundan ol bâbda emir
ve fermân Hazret-i Men Lehü'l Emrindir.
21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1307 (1891) Ser-Kâtib-i Hazret-i
Şehriyârî Süreyyâ"
Osmanlı Filistini'nde Bulunan Devlet Daireleri
1-Kudüs Mutasarrıflığı

Kuds-i Şerif Mutasarrıflığı'nın hâvi
olduğu 4 kaza, 19.400 Emlakîn ve 130.000 Nüfus vardır.
Kudüs'de Bulunan Devlet Daireleri:
Mutasarrıflık, Naiblik, Defterdarlık, Evkaf Muaccelatı Müdürlüğü,
Ticaret Mahkemesi, Evkaf Muhasebeciliği, Tahrir ve Vergi
Memurlukları, Bidayet Mahkemesi Ceza Riyaseti, Turuk ve Meabir Baş
Mühendisliği, Ma' Tahrir ve Vergi Müdürlüğü, Maarif Müdürlüğü, Müdde-i
Umumi Muavinliği, A'şar Müdürlüğü, Sicil-i Ahval Hususi Komisyonu,
Müftü (Hanefi ve Şafi Müftüsü), Tahrirat Müdürlüğü, Düyûn-u Umumiye
Müdürlüğü, Telgraf ve Posta Merkezi Müdürlüğü, Sermühendis, Bidayet
Mahkemesi Hukuk Reisliği, Defter-i Hakani Müdürlüğü, Nüfus
Nazırlığı, Ziraat Bankası, Jandarma Kumandanlığı, Umur-ı Ecnebiye
Müdürlüğü, Evrak Müdürlüğü, Meclis İdare Baş Kitabeti, Yafa-Kudüs
Demiryolu Komiserliği, Sıhhiye Baytar Müfettişliği.
2-Akka Sancağı

Akka Sancağı'nda 69 Cami, 5 hükümet
Konağı, 2 Kışla, 6 Karakol, 1 Cephane, 1 Depo, 59 Mektep, 31 Kilise
ve Havra, 11 Hastane, 9 Medrese, 26 Han, 11 Hamam, 12 Fabrika, 1177
Dükkan, 14.900 Hane, 262 Mağaza ve Depozito, 110 Değirmen ve 13 Otel
bulunmaktadır.
Akka'da Bulunan Devlet Daireleri: Liva
İdare Meclisi Mutasarrıf Paşa, Tahrirat Kalemi, Meclis İdare Kalemi,
Muhasebe Kalemi, Tahrîr-i Vergi Dairesi, Hey'et-i Tahminiye,
Defter-i Hakânî Kalemi, Liva Nüfus Kalemi, Mahkeme-i Bidayet Hukuk
Dairesi, Mahkeme-i Bidayet Ceza Mahkemesi, Mahkeme-i Bidayet Kalemi,
Ziraat Bankası Şubesi, Ziraat Bankası Meclisi, Ticaret ve Ziraat
Odası, Evkâf Komisyonu, Liva Maarif Meclisi, Belediye Dairesi, Nafia
Komisyonu, Tahsilat Nafia Komisyonu, İkinci Akka Jandarma Taburu,
Polis Dairesi, Mekteb-i İdadi-i Mülkî Heyet-i Talimiyesi, Mekteb-i
İbtidâi-i Mülkî Heyet-i Talimiyesi, İnas
Mekteb-i İbtidâi Hayet-i Talimiyesi, İnas Mekteb-i Rüşdiyesi,
Rüsûmat Müdüriyeti, Telgraf ve Posta Müdüriyeti, Düyûn-u Umumiye
Müdüriyeti.
3-Nablus Sancağı

Nablus Sancağı'nda 162 Cami, 4 Hükümet
Konağı, 1 Kışla, 1 Karakol, 2 Depo, 6 Kilise ve Havra, 62 Mektep, 2
Medrese, 1 Hastane, 20.335 Hane, 1174 Dükkan, 12 Hamam
bulunmaktadır.
Nablus'da Bulunan Devlet Daireleri:
Tahrirat Kalemi, Meclis-i İdare Kalemi, Muhasebe-i Liva Kalemi, Tahrîr-i Vergi Kalemi, Defter-i Hakânî Kalemi, Nüfus Dairesi,
Mahkeme-i Bidayet, Hukuk Dairesi, Ceza Dairesi, Müdde-i Umumi,
Mahkeme-i Bidayet Kalemi, Müstantık, Mukâvelât Muharriri, Ziraat
Bankası Şubesi, Ziraat Bankası Meclisi, Maarif Meclisi, Evkâf
Komisyonu, Evkâf Dairesi, Ticaret ve Ziraat Odası, Belediye Meclisi,
Nafia Komisyonu, Vesait-i Nakliye-i Askeriye Komisyonu, Belediye
Riyaseti, 5. Nablus Jandarma Taburu, Telgraf ve Posta Müdüriyeti,
Tahsilat Komisyonu, Polis İdaresi, Mekteb-i İdâdi-i Mülkî Hayet-i
Talimiyesi, Memurîn-i Müteferrika, Ruhani Reisler.
Filistin'de İlk Belediyeler ve Faaliyetleri

Filistin bölgesinde ilk belediye örgütü 1860'lı yıllarda Kudüs'te
ikinci belediye örgütü ise 1868'de Nablus'ta kurulmuştur. Bu dönemde
Filistin'in en önemli liman kentlerinden biri haline gelen Yafa'da
belediye 1872'de kurulurken Hayfa, Nasıra, Taberiye, ve Safed'de ise
1877 Vilayet Belediye Kanunu'nun ilanından sonra oluşturulmuştur.
1877 yılındaki Vilayet Belediye Kanunu'na göre belediyelerin görevi;
inşaat işlerini denetlemek, yol, kaldırım ve lağım inşa etmek,
tehlikeli binaları yıkmak, umumi ve hususi su yollarının inşasını ve
tamiratını yapmak, kamu yararı için istimlâkte bulunmak, belediyeye
ait emlakları ve gelirleri idare etmek, şehri aydınlatmak, temizlik
işlerini yürütmek, nüfus yazımlarını yapmak, pazar yerleri kurmak,
ölçüleri ayarlamak, ekmeğe narh koymak, kamu sağlığını korumak için
denetim yapmak ve tedbir almak, itfaiye teşkilatı oluşturmak,
hastane, gurabahane, ıslahhane ve sanat okulları açmak gibi
hizmetleri yapmak idi.
Kudüs'ün ilk belediye başkanı, tanınmış ulema ailelerden biri olan
Davudilere mensup Abdurrahman Efendi'dir.Bir yıl sonra onun yerini
Halidî ailesinden Yusuf Ziya Halidî'nin 9 yıl süren belediye
başkanlığı döneminde şehir yollarının düzeltilmesi, Sultan
Havuzu'ndan şehre su nakli, Kudüs ve Yafa arasında yol inşaatı gibi
şehrin gelişimi için önemli projeler gerçekleştirilmiştir. İlk
Osmanlı Meclisi'ne Kudüs Mebusu olarak girmesinden sonra ise onun
yerine Ömer Hüseynî atanmıştır.
Kudüs bölgesinde 19. yüzyılın sonlarına kadar Müslüman nüfusun oran
olarak çok yüksek olması belediye seçimlerine de yansımıştır. 1870
yılındaki Kudüs belediye meclisinde 5 Müslüman, 1 Yahudi ve 1
Hıristiyan yer almıştır. Aynı şekilde son belediye meclisi de 6
Müslüman, 2 Hıristiyan, ve 2 Yahudiden oluşmuştur.
Osmanlı Kudüs Mutasarrıfları (1847-1918)

-
Mehmed Paşa
-
Zarif Paşa
-
Bahri Paşa
-
Edhem Paşa
-
Vezir Hafız Ahmed
Paşa
-
Yakup Paşa
-
Kamil Paşa
-
Süreyya Paşa
-
Hurşit Paşa
-
Süreyya Paşa (2. Kez)
-
İzzet Paşa
-
Nazif Paşa
-
Ali Bey
-
Kamil Paşa (2. Kez)
-
Nazif Paşa (2. Kez)
-
Kamil Paşa (3. Kez)
-
Ali Bey
-
Faik Bey
-
Rauf Paşa
-
Mehmed Raşid Paşa
-
İbrahim Hakkı Paşa
-
Tevfik Bey
-
Osman Kazım Bey
-
Ahmed Reşid Bey
-
Ali Ekrem Bey
-
Azmi Bey
-
Cevdet Bey
-
Tahir Hayreddin Bey
-
İzzet Bey
Filistin ve Kudüs'de Osmanlı-Türk Eserleri

Osmanlılar'ın Filistin topraklarını
fethetmelerinden sonra Osmanlı Padişahları ve onların yönetimindeki
Müslümanlar Filistin'le yakından ilgilenmeye, orada çeşitli mimari
eserler, hanlar ve ma'bedler inşâ etmeye başlamışlardır. En çok da
askeri kurumlara ağırlık vermiş ve hatta Akkâ gibi askeri kurumlarla
donatılmış şehirler oluşturmuşlardır.
Nitekim bu şehir 1798 yılında surlarıyla, kaleleriyle ve Osmanlı
eseri olan camileriyle, Osmanlı Paşası Ahmed Cezzar Paşa'nın
komutasında Fransızların şiddetli saldırısına karşı direnmiştir.
Osmanlıların Sultan II.Abdülhamid Han döneminde ve İngilizler'in
Mısır'ı işgal etmelerinden sonra kurmuş oldukları ve sahrada, Mısır
yolu üzerinde bulunan Bi'ru Sebu' Şehri de böyledir.
Filistin'in genelinde hâlen ayakta duran camilerin ve belediye
binalarının çoğu da Osmanlılar tarafından inşa edilmiş binalardır.
Bu belediye binalarının en güzelleri de Yafa ve Gazze
belediyelerinin binalarıdır. Akka bölgesindeki su kanalları, su
yolları (arkları), hanları, köprüleri, zaviyeleri ve benzeri
eserlerin yanı sıra Osmanlı'nın
geriye bıraktığı eserlerin en anlamlılarından biri de Hicaz Demiryolu Hattı ve
buna bağlı olarak gerek Filistin'in iç bölgelerinde gerekse kıyı
kesimlerinde kurulan zarif istasyonlardır.

Osmanlılar bütün Filistin şehirlerindeki ve özellikle el-Halil
kentindeki kutsal yerlere ayrı bir önem vermişlerdir. Türkler'in
Kudüs olarak adlandırdıkları Beytu'l-Makdis'in ise ayrı bir yeri
olmuş ve gösterilen özenden en büyük payı burası almıştır. Kutsal
Mescid-i Aksa'yı ve Kubbetu's-Sahra'yı Osmanlılar onarmış ve
çevresine o sağlam kaleyi inşâ etmişlerdir.
Bunun yanı sıra oranın etrafındaki medreseleri, zaviyeleri,
tekkeleri, çarşıları ve hanları tamir etmişlerdir. 1534 yılında,
Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Kudüs'ün etrafına 4200 m
uzunluğundaki sur inşa edilmiştir. Bu surun Mescid-i Aksa ve
Kubbetu's-Sahra duvarlarından itibaren uzunluğu 600 m'yi
bulmaktadır. Yüksekliği bazı yerlerde 30 m'ye kadar ulaşır. Üst
kısmın genişliği askerlerin üzerinde yürüyebileceği şekilde 2 m'dir.
Bu surun yaklaşık 10 kapısı ve çok sayıda burcu vardır.
Osmanlılar Hac yollarına da önem vermiş, bu yollar üzerinde çok
sayıda konaklama yeri ve Kudüs'ün güneyinde bulunan Kanuni Sultan
Süleyman çeşmeleri gibi çeşmeler açmışlardır. Bu çeşmelerden hacılar
hâlâ istifade etmektedirler.

Osmanlılar'ın bıraktığı eserlerin
tümünü burada sıralamamız mümkün değildir.
Burada sadece Kudüs suru
içinde ve 1 kilometrekarelik bir alan üzerinde bulunanlar ise da
şunlardır:
Kudüs tarihçisi
Muciruddin el-Hanbeli Türbesi (1520), El-Ervâh (Ruhlar) Kubbesi,
Hızır Kubbesi, Kırmızı Minâre, Sultan Hamamı (Günümüzde Süryâniler
kilisesinin bir bölümünü oluşturmaktadır), Davud Peygamber Türbesi (Davud
Peygamber kapısının 150 m. güneyindedir) (1523), Mahkeme Kapısı
Sebili (Çeşmesi) (Kasım Paşa Sebili) (1526), Kudüs Kalesi Minâresi
(1531) (1655 yılında onarımı yapılmıştır), Sultan Bereketi Sebili
(1536), Vâd Yolu Sebili (1536), Silsile Kapısı Sebili (1536), El-Atem
Kapısı Sebili (1536), Süleymân Sebili Kıraathanesi (1536), Nâzır
Kapısı Sebili (1536).
Osmanlıların (1530-1537) Yılları Arasında İnşâ Etmiş Oldukları
Surlar, Kapılar ve Burçlar:
El-Amud Kapısı (Dımeşk Kapısı) (Yeniden inşâ edildiği târih:1537),
Sâhire Kapısı (1537), Laklak Burcu (1538), Siti Meryem Kapısı
(1538), El-Halil Kapısı (Yafa kapısı) (1538), Peygamber Davud (a.s.)
Kapısı (1538), Kibrit Burcu (1540), Mağribliler Kapısı (Zebel
Kapısı) (1540), Bayram Çavuş Kulesi (1540), Bayram Çavuş Medresesi
(1540), Haseki Sultan (1551), Mevleviye Camisi (1586), Muhammed Ağa
Halvethânesi (1587), Nakşibendiler (Özbekiler) Zâviyesi (1616),
Afganiler Zâviyesi (1630), Ali Paşa Mihrabı (1637), Yusuf Ağa
Kubbesi (1681), Çorbacı Sebili Camisi (1685), Peygamber Mescidi
(Hızır Namazgâhı, diğer adıyla Bahbah Kubbesi.) (1700), Şeyh Bedir
Sebili (1740), Et-Tin (toprak) Kıraathanesi (1734), İzz Evi, (1790),
Sultân Mahmud Eyvânı (1808), Esbât Kapısı (Harem) (1808),
Veliyyullah Ebu Medyen Zaviyesi (Mağribliler zaviyesi) (1852).
Yapılış Tarihleri Bilinmeyen Osmanlı Eserleri:
Disi Camisi, Ömeri Safir Camisi,
Mus'ab Camisi, Han Sultan Camisi, Ebu Bekir Sıddık Camisi, Osman bin
Affan Camisi, Suveyka Allun Camisi, Burak Camisi, Şeyh Reyhân
Camisi, Şeyh Mekki Türbesi, Şeyh Hasan Türbesi, Hz. Süleymân (a.s.)
Efendimizin Makâmı ve Camisi, El-Halil Kapısı Kabirleri, Attarlar
Çarşısı Sebili, Zeytinyağı Hânı Sebili, Dercu'l-Vâd Sebili, Dercu
Hitta Sebili, Dâri Şeref, Çok Sayıda Köprü, Çok Sayıda Çarşı..
Bütün bu eserler sadece Kudüs şehrinde ve onun surları içinde kalan
alan üzerinde bulunmaktadır. Üstelik bu şehir Filistin şehirlerinin
en büyüğü değildir. Filistin şehirlerinin çoğunu buna kıyaslamak
mümkündür.
"Araplar Türkleri Arkadan Vurdu" Yalanı

Türkiye'de İngiliz oyunlarıyla şekillendirilen milliyetçilik;
İslam'ın en güçlü askerlerinden Müslüman Türkleri ve Arapları
birbirine düşman etmek ve bu güç birliğini bozmak amacıyla Arap
düşmanlığı üzerine oturtulmuştur. Bu düşmanlığı körükleme adına en
çok ileri sürülen iddia ise I. Dünya Savaşı'nda Arapların bizi
arkadan vurduğu yalanıdır. Oysa bu iddia -içlerinde Yahudi
tarihçilerin de bulunduğu- dünyadaki bütün ciddi tarihçilerce
reddedilen bir efsanedir.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya karşı sadece Şerif Hüseyin Ailesi -o
da savaşın asıl cephelerinden olmayan Mekke-Maan hattında- savaşmış
ve onların ihaneti savaşta tayin edici bir rol oynamamıştır. Mekke
Emiri Şerif Hüseyin ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri
İngiliz kuvvetleriyle işbirliği yapmışlar ve onların yanında
savaşmışlardır. Savaştaki asıl cephe ise Türk-Osmanlı kuvvetlerinin
Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’ndeki geri çekilişinden sonra
Filistin’de kurulmuş ve Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır.
Filistin'in dışındaki asıl cepheler olan Suriye, Irak ve Lübnan’da
da Türk kuvvetlerini arkadan vuran herhangi bir olay yaşanmadığı
gibi bütün bu cephelerde Araplar ay-yıldızlı sancağın altında
Türklerle beraber savaşmışlardır. Arabistan Yarımadası’nda Şerif
Hüseyin Ailesi'nin faaliyetleri dışında, Arapların Türkleri arkadan
vurduğuna dair tarihte hiç bir kayıt yoktur. Hem de İttihatçı Cemal
Paşa'nın bazı Arap halka ve ileri gelenlerine yaptıklarına rağmen.
Kaldı ki "Kimse bir başkasının suçuyla suçlanıp yargılanamaz"
prensibi Kurani ve hukuki bir kaidedir. Yani bir çocuk dedesinin
işlediği bir cinayet sebebiyle suçlanamaz, yargılanamaz,
cezalandırılamaz, ayıplanamaz ve kınanamaz. "Onlar bir topluluktu,
geldi geçti... onların yaptıklarından siz sorguya çekilecek
değilsiniz" düsturu gereği bugünün nesilleri atalarının
yaptıklarından dolayı sorumlu tutulamaz. Bu sebeple "Araplar,
ihanetlerinin cezasını çekiyor" demek korkunç bir hatadır.
I. Dünya Savaşı'nda Filistin cephesi başta olmak üzere bütün
cephelerde Araplar bizim yanımızda yer alırken Yahudiler ise
İngilizlerin yanında bize karşı savaşmışlardır. O dönemki
Yahudilerin faaliyetleri hakkında Cevat Rifat Atilhan'ın 100'ü aşkın
kitabı bulunmaktadır.
Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise
(Amerikan-İsrail İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun
başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, söz
konusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:
"O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya
Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar.
İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların
çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’na isyan
eden Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı."
I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde
Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar
gösterdikleri bir hakikattir. Bu konuyla ilgili başka bir hakikat
de, Araplar içinde milliyetçiliği başlatanların Müslüman Araplar
değil Hıristiyan Araplar olmasıdır.

Sonuç olarak;
Birincisi; Araplar kahir ekseriyetle Osmanlı'ya ve İstanbul'a hep
sadık kaldılar ve bütün cephelerde ellerinde ay-yıldızlı
sancaklarla, Türkler'in yanında, batılı işgalci düşman kuvvetlerine
karşı savaştılar.
İkincisi; Türklere ihanet edenler sadece Araplar'ın içindeki bazı
aşiret guruplarıydı. Bu da sayıca genel halklara oranla çok küçük
bir yekun tutmaktaydı. (İhanet içinde bulunabilecek bu kadarlık bir
insan topluluğu her milletin içinden çıkabileceği gibi Türklerin
kendi içinden dahi Türklere ihanet edebilecek bu kadar insan her
zaman çıkabilmektedir.)
Üçüncüsü; Kimse atalarının işlediği suçlardan dolayı sorumlu
tutulamaz. Günahlar kan yoluyla babadan oğula geçmediğinden o gün
ihanet eden az sayıdaki gurupların bugünkü torunları Allah katında
da, kul katında da tamamen masumdur ve suçsuzdur. Dolayısıyla
kınanamaz ve kendilerinden zerre kadar hesap sorulamaz.
Bizi Kimlere Bırakıyorsun Ey Türk?

Son dönem Filistin ve Suriye'de görev yapmış olan kahraman Osmanlı
komutanlarından Selahaddin Günay'ın Busr-ı Eski Şam
Kalesi'nde görevliyken Dürzi lideri Sultan Atraş'a bağlı 500 kişilik
bir süvari kuvvetinin kaleye baskın yapacağını hayıflanarak ve
vahlanarak konuşan
iki ihtiyar Arap'tan duyması üzerine az sayıdaki Türk Askerini
kırdırmamak için onları Der'a'ya gönderdikten sonra iki Türk eriyle
gece yarısı bölgeden ayrılışını hatıralarında şöyle anlatmaktadır:
"Şerif (Hüseyin)'in kuvvetleri güya beni elde etmeleri için Busr-ı
Eski Şam'ın etrafına yabancı seyyar aşiret getirmiş ve bu kasabanın
etrafını kesmişlerdi. Bundan da haberim vardı. Fakat benim itikadım
tam ve imanım sağlam olduğu için yolumu bağlayacaklarına ihtimal
vermiyordum. Hareketimizden bir saat sonra bir seyyar aşiretin
içersine düşmüştük. Tüfekler kucağımızda ağır ağır yolumuza devam
ettik. Cenab-ı Hak Kadir-i Mutlak'tır. Koca aşiretten hiç bir fert
ayakta değildi. Hiç bir köpek de havlamıyordu. Böyle sakin bir
durumda aşireti geçtik. Şafaktan evvel Are'ye gelmiştik.
Bu ayrılış o kadar hazindi ki, bunu layıkıyla izaha imkan
göremiyorum. Yalnız şu kadar söyleyeyim ki bu ayrılışta duyduğum
hüzün ve elemi babamdan ve baba ocağından ayrılışımda duymamıştım. O
canım yerleri belki bir daha görememek üzere terk ediyor, vatanın bu
parçasını öksüz ve yetim bırakıyorduk. İki gözümüz iki çeşme gayr-i
ihtiyari boşalıyor, her attığımız adımı artık hasretle geride
bırakıyorduk. Ah o ne acı anlar ve günlerdi..!
Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken
büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında bir
Arap delikanlısı karşıma çıktı. İki elimi öptü. "Ah siz
ve siz Türkler, bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya
Selahaddin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak buradan
ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız!"
diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin
duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım.."
Osmanlı Komutanı Selahaddin Günay hatıralarında Kudüs'ün düşmesinden
sonra yiyecek sıkıntısı çekilmesi üzerine Türk Askeri'nin Aclun
bölgesindeki köylerden yiyecek toplanmasına karar verildikten sonra
gittikleri köylerde zenginlerin çuval çuval erzak getirmeleri
yanında fakir Filistinliler'in de buna iştirak için -ancak
kendilerini doyurabilecek miktardaki- yiyeceklerini takdim etmeleri
üzerine: "İhtiyacı olandan istemiyorum, insan kendi
rızkını başkasına vermez, çok rica ederim yiyeceklerini götürsünler."
diyerek fakirlerden kabul etmediğini, Suriye'yi adım adım
terk ederken Arap halkın duyduğu acıyı, döktükleri gözyaşlarını, yol
boyunca Türk Askerleri'ne gösterdikleri şefkat ve ikramı, Şam'da,
şehir halkının isyancı aşiretlerin isyana katılma tekliflerini
kesinlikle reddederek onlara "serseriler" gözüyle baktıklarını, devletle
arası iyi olmayan bir aşiret reisinin "Biz bu
bayraktan nasıl ayrılırız?" diyerek adamlarıyla
birlikte hıçkıra hıçkıra ağladıklarını da anlatmaktadır ki tarih
hafızasına bu türden sayısız örnekler kaydedilmiştir.
Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der, delidir,
Arap'ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsran-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billahi ne din!
Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
M. Akif Ersoy

|